|

Sen şarkı söylemeye başlıyorsun; onunla uzun, karanlık bir yola çıkıyoruz. O da ıslığı ile eşlik ediyor ezgilerine. Gözlerini yoldan ayırıp yüzüme bakıyor, lacivert bir derinlikle kucaklaşıyorum “Susma” diyorum “Bitirme sakın o şarkıyı.” Aynı dili konuşmuyoruz seninle. Sözcüklerinin anlamını sesinin tınısından, müziğin ritminden bulmaya çalışıyorum. Bir süre sonra, şarkılarınla bana seslendiğini düşünmeye başlıyorum. O, müziğine olan ilgimi fark ediyor, ıslığını kesip “Fransızca” diyor.
Bir gece vakti düşlerimiz düşüyor, önümüzde uzayıp giden yollara. İçimde tarifsiz bir korku var. “Korkma” diyorsun şarkında. “Yükünü al ve yürü” Alışmak zor onunla birlikteyken beni kucaklayan uzaklığa. Araba farlarının açtığı ışıklı tünelde onunla ve seninle yol alıyoruz. Senin ezgilerin ve onun bakışlarıyla derine indikçe yakamozlardan bir gökyüzü yapıyorum kendime. Usulca saçlarıma düşüyor yıldızlarım.
Bir yanımız dağ, diğer yanımız deniz. Yanımda yalnızlığım, yanımızda biz-siz-onlar. Üç farklı tat. Üç farklı acıyız akan, zamanın suyunda. Karanlığın içinde yol aldıkça yer değiştiriyor dağ ve deniz. Yılanın kumda bıraktığı iz. Kıvrıla kıvrıla uzuyor önümüzde çöl. O yalnızlığımdan ayrılıp çoğul takılarımın, fiil çekimlerimin arasında kayboluyor. Gözlerim damlıyor sesinin sustuğu yere. Kemanın incecik ağlıyor. İçimde konuşan biri var. “Susma” diyor sana, “Susarsan acım çığlık olacak, sesimi yutacak yalnızlığım. Şimdi susma.” İçimde konuşan kadını duyuyorsun, yeniden başlıyorsun. Gülümsüyorum. Yeni bir şarkıya başlayacak kadar güçlü değilim ben.
Dikiz aynasından gözlerine bakıyorum. Bir şeyler söylemeye çalışıyorsun. Mercanlar, deniz yıldızları. Kırmızı ve sarı. Aşk-tutku-ölüm. Ayrılık-uzaklık-yol. Neyin bedelini ödüyoruz böyle? Yılgın rüzgârlar arasında koşturan yaramaz yapraklar gibiyiz. Oysa dağlara bahar geliyor. Sessizliğe patlıyor badem ağacının tomurcukları. Dolunay tam tepemizde, bir grup kara bulut geçiyor önünden. Bir damla çarpıyor arabanın camına. Damla badem ağacının tomurcuğuna, damla yolun tozuna, damla laciverde… Düşündüklerin sözcüklerine yansımıyor. Susuyorsun…
İpek bir kumaş gibi dokunuyor aralarına dolaştığım yosunlar. Lapinalar saçlarımdaki yıldızları yutuyor. Yüreğim bir yengecin kıskacında. Senin sesin, kemanın gözyaşları, içimdeki o garip sızıya karışıyor. O aynı sızıyla bakıyor yüzüme. Saçlarım ışıksız. Söyleyecek söz kalmamış. Bir kırbaç gibi vuruyor hüzün. Keskin bir virajı dönüyoruz. Bulutlar ayı terk ediyor. Ağaçların ıslak dalları parlıyor. Kendini seyrediyor ay suyun üzerinde.
Yollar da biter mi bir gün? “Boş ver gitsin!” diyorsun şarkında. Her yol bir şekilde diğerlerine bağlı değil mi? “Unut gitsin!” diyorsun. Zaman elinden tutar mı ayrılıkların? “Yarın sabah bu gece hiç yaşanmamış olacak. Yaşa gitsin.” Bu şarkıda umursamaz çalıyorsun gitarını. Duymak istemiyorum seni. O ve ben sustukça büyüyor sessizlik.
Ay batmak üzereyken şehre geri dönüyoruz. Sokak lambaları birer birer geçiyor yanımızdan. Seni onunla bırakıyorum. Kendimi alıp iniyorum arabadan. Takvimlerden düşen yapraklar anı göllerine dönüşüyor. Dün gece bir damla olup karışıyor laciverde…
Merhaba gün; bu sabah bir çiğ damlası armağan ediyorum sana. Bugün her şeye yeniden başlayıp eskisi gibi bitireceğim. Kırgın değilim. Kızgın hiç değilim. Hüznümü koruyorum. Hadi kalk yüreğim yeni yollara düş …
Yol karanlık… Yol veda… Yol başlangıç… Yol yük…
|