5.7.2006 - Gece (Handan Gökçek)

"Korkularınızın üzerine gidin!"
GECE
Tenimi yırtıyor gece. Gecenin uzun kırmızı tırnakları var. Yarıklar açıyor etimde. Bütün ışıkları yakıyorum. Bütün mumları, kandilleri, kendimi yakıyorum... Camları sımsıkı kapatıyorum, kalın ağır perdeleri, kendimi... Karanlık bulduğu ilk aralıktan, minicik bir delikten sinsice sızıyor içeri, yine uzuyor tırnakları. Evimdeki en ışıklı köşeye sinip haykırarak susuyorum. Kırmızııııııı...
Usul usul gün doğuyor olmalı. Gece çekiyor tırnaklarını etimden. Sindiğim köşeden hızla kalkıp salon camını aralıyorum. Gün gözlerime doğuyor. Sabahın o taze, ferah kokusunu istiyorum. Bütün ışıkları söndürüyorum. Mumları, kandilleri, kendimi... Bütün kapıları açıyorum, perdeleri, camları, kendimi... Beyaz bir elbise giyip, balkona çıkıyorum. Güneş, ağır ağır yüzümde yanmaya başlayıncaya kadar kıpırtısız kalıyorum. Telefonun sesiyle içeri giriyorum. Ahizeyi kaldırır kaldırmaz Sezen, heyecanla başlıyor konuşmaya:
- Günaydın canımcım. Bir saat sonra geliyorum. Ben gelene kadar sen bavulunu hazırla. Gidiyoruz. - Nereye? - Sürpriz. - Gece yine kırmızıydı Sezen. Çok yorgunum. Hiçbir yere gidecek hâlim yok. - Geceden ve kırmızıdan kurtulmaya gidiyoruz! - Çok zor, boşver, deyip kapatıyorum telefonu.
Kocaman beyaz koltuğuma uzanmış tam uyumak üzereyken kapım çalıyor. Söylenerek açıyorum. Sezen kapıda. Kilosuyla hiç uyuşmayan çevik hareketleriyle içeri dalıyor, yatak odama geçip yatağın altından bavulumu çıkartıyor. Elbise dolabını açıp, eline geçeni hızla dolduruyor bavula. Konuşuyorum, soruyorum, bağırıyorum. Beni duymuyor sanki. Kolunu tutup sıkıyorum, göz göze geliyoruz. Saçlarıyla aynı renk olan o simsiyah gözlerinde bir damla parlıyor. Sesi öyle sıcak ve yumuşacık ki… Anne gibi.
- Haftanın iki üç günü uyuyamıyorsun. Doktora gitmiyorsun. Daha ne kadar kaçabilirsin geceden, kırmızıdan? Bana bir bak, geceyi de kırmızıyı da seviyorum ve hâlâ yaşıyorum. Üstüne gidip yaşamalısın belki. Lütfen beni seviyorsan... - Tamam. Ama beni yalnız bırakmayacaksın. Ve mumlarımla kandillerimi de alacağız, diyorum. Gülüyor. Sımsıkı sarılıyoruz. Gözlerinde parlayan damla yanaklarına süzülüyor.
Altı saat boyunca Sezen araba kullanıyor, ben uyuyorum. Gözlerimi açtığımda deniz kıyısında, küçük bir otelin önüne park ediyoruz arabayı. Bagajdan çantalarımızı alıp, otele giriyoruz. Resepsiyondaki genç adamdan odamızın anahtarını alıyoruz. İkinci katta 301 numaralı odanın kapısını açıyoruz. Şirin bir oda. Su yeşili perdeleri ve aynı renk yatak örtüleri var. İki yatağın arasında hoş bir komodin. Karşıda bir elbise dolabı. Dolabın sağında balkon kapısı. Yatakların başucunda ve tavanda kocaman karpuz gibi lambalara baktığımı gören Sezen:
- Bu gece odada olmayacağız. O lambalar hiç yanmayacak canımcım! - Ya ne yapacağız? - Çok güzel bir balık lokantasına gideceğiz. Sonra otelin hemen yanında bir park var oradaki salıncaklara bineceğiz, seni gecenin kucağına doğru sallayacağım. - Ve ben öleceğim. - Ölmeyeceksin.
Ölmedim, ölemedim. Restoranın, tam önümdeki o kocaman camından izledim, ışığın gökyüzüyle vedalaşmasını. Güneşin batışı görünmüyor burada. Her şey birdenbire oluyor. Kırmızı, mor, lacivert gölgelerle doğuyor karanlık. Gecenin uzun kırmızı tırnakları yok.
HANDAN GÖKÇEK
|