DÜŞ HIRSIZI

'"Muchacha

 

DÜŞ HIRSIZI

 

  Onu ilk gördüğümde gözlerindeki çılgın yıldızlar aktı içime. Farklıydı, diğer insanlardan çok farklıydı. Yanındaki kadınla konuşurken garip bir heyecan duyduğu belliydi. Ellerinin hareketleri gözlerinden taşan ışıkları topluyordu sanki. Yanına kadar sokuldum, bir bedenim olmadığı için beni fark etmedi. Siyah saçlarına estim ılık bir yel gibi. Karanlık bir tünelden geçtim. Sonsuz, derin bir mavi içine aldı beni. Ucu bucağı olmayan bir sahile çıktım. Oradaydı. O sahilde, başındaki alaca mavi eşarp saklamıyordu gece saçlarını. Bir martı dolaştı saçlarının üzerinde, usulca topladı yanaklarının üzerinden gözyaşlarını. Sonra, diğerleri geldi. Martılarla birlikte yürüdü kadın, ileride duran sandalın yanına kadar. Durdu. Martılar balıkçının etrafına toplandı. Balıkçı, cebinden çıkardığı ekmek kırıntılarını serpti sandalın kenarlarına. Martılar iştahla yemeğe koyuldu. Sandaldan aldığı bir torbadan mavi balonlar çıkardı balıkçı. Teker teker şişirip martıların bacaklarına bağladı. Hepsinin gagasına bir öpücük kondurdu. Havalandı martılar. Yüzlerce balon maviledi gökyüzünü. Kadının göz yaşları da katıldı onlara. Mavilendi yanakları.

 

  İçinden çıktığımda gözlerindeki yıldızlar yoktu. Ellerini iki yana salmış gökyüzüne bakıyordu. Dudaklarından öptüm usulca. İrkildi. Parmaklarıyla dudaklarına dokundu. Gözleri hala gökyüzündeydi. Belki balonlarını arıyordu ama onları ben çaldım.

 

  Günlerce dolaştım gökyüzünde. Birer birer söndü. Kayboldu mavi balonlarım. Gücüm tükenmek üzere, vücudum ağırlaşıyor. Koyu gri bir renk alıyor bedenim. Aşağıda duran yaşlı adamın ne güzel gözleri var. Okyanus gibi. Arkasından yaklaşıp usulca girdim içine. Genç bir kız, yüreğinin tarlalarında. Başaklar ve saçları birlikte savruluyor gökyüzüne. Bembeyaz, uzun bir elbisesi var. Karlar yağıyor üzerine. Her kar tanesi, beyaz güvercin oluyor. Ayaklarının dibinde toplanıyor kızın. Ve onu alıp yükseliyor gökyüzüne. Bir delikanlı koşuyor başakların arasından, haykırıyor kıza:”Ne olur gitme!” . Onu duymuyor kız.

 

  Bitmiş ama derin izler bırakmış bir geçmişi yaşıyor belli ki. Onu bu güze getirip ayrılıyorum bedeninden. Gözleri sığlaşmış, bakışları gökyüzünde kızı ve güvercinleri arıyor sanki. Onları ben çaldım. Onları ben çaldım. Çalmasam yaşayamazdım.

 

  Kimseye görünmeden insanların arasında dolaşmak, onları izlemek ne güzel. Milyonlarca dünyam var sanki. Fakat umutlu yürekler bulmak, renkli düşlerle karşılaşmak, gülümseyen dudaklar görmek ne kadar zor.

 

  Onları bu halde gördükçe onlar gibi olmadığıma seviniyorum. İstediğimde kuşlarla birlikte uçabiliyor, en derin denizlerde dolaşıyorum. Toprağın derinliklerinde gökyüzüne, meraklı başlarını topraktan çıkarıp güneşe merhaba demek için sabırsızlanan çiçekleri görüyorum. Ama bütün bunları yapabilmek için düşlere ihtiyacım var. Güzel düşlere.

 

  Serseri bir rüzgar eşliğinde yapraklar yağıyor caddelere. Rüzgarla birlikte yerden kucak kucak yapraklar toplayıp tekrar savuruyorum gökyüzüne.

 

  Siyah mantosuna sıkı sıkı sarılmış bir kadın geçti yanıbaşımdan. Yaprakları bırakıp peşine takıldım. Telaşlıydı. Elleri ceplerinde, omuzlarını kaldırmış, başı önde, koşar gibi yürüyordu. Sürekli arkasından önünden dolaşıyor, bir türlü içine giremiyordum. Gözlerinden gökyüzüne kuğular havalanıyordu, biraz yükseldikten sonra her biri şimşek olup çakılıyordu kaldırımlara. Az kalsın bir tanesiyle çarpışıyordum. Evlerin, dükkanların, parkların, kafelerin önünden hızla geçiyor, hiçbir yere girmiyordu. Bir şey unutmuş gibi birden durdu. Ellerini ceplerinden çıkardı, derin bir nefes aldı. O boşluktan yararlanıp süzüldüm gözlerinden içeriye.

 

  Rengarenk bir gökkuşağı sardı etrafımı. Her yerde renklerin dansı vardı. Kırmızının ellerinden tuttum. Erişilmez dağlar vardı, kızıl alev renginde. Dağların ardında bir delikanlı, ellerinde tan rengi güller. Sımsıkı tutuyordu. Parmaklarının arasından dirseklerine doğru ince bir kan sızıyordu. Damla damla akıyordu kadının gözlerine. Bıraktım kırmızının ellerini. Geriye doğru baktığımda sarıyı gördüm. Takıldım peşine.

 

  Bir papatya tarlasının ortasında onu gördüm. “Seviyor, sevmiyor, seviyor…” Papatyanın yaprakları yağdı gökyüzünden. Seviyor, ama nerede? Dedi kadın haykırarak. Son yaprakta düştü saçlarına. Eğildi, çiçeği kopartmadan teker teker  yapraklarını çekti. “Dönecek, dönmeyecek, dönecek…” Yapraklı kalan son çiçekti önündeki. Bütün tarla sarı tohumlarla kaldı.

 

 İşte mavi geçiyor. Mutluluk rengi. Koştum peşinden. Yağmurun gümüş ipliklerine sarılmıştı delikanlı. Kadın da delikanlıya. Yine kuğular uçuyor gözlerine doğru, çıkar çıkmaz şimşek olacaklar.

 

  Ben nasıl çıkacağım? Çıkarsam kadın gökkuşağı olmadan yaşayabilecek mi? Çıkmazsam ben yaşayabilir miyim en güzel renklerin bile hüzünlendiği bu düşte? Gerçekte bütün renkleri yasaklamış, düşlerine saklamış. Neden peki? Sadece yasak aşkı yüzünden mi? Aşk bu kadar güçlü mü? Yoksa insanlar mı savunmasız ona karşı?

 

  Hemen çıkmam gerek buradan. Bir kuğunun kanadını yakalasam, gökkuşağını ona bıraksam! Alırsam ölecek. Biliyorum. Hiçbir insan renksiz yaşayamaz. Peki ben düşsüz? İşte son kuğu geçiyor. Hemen arkasında siyah var. Yetişmeye çalışıyor ona. Hadi çabuk ol. Uç, al beni. Güçlükle yakalıyorum kanadından. Bütün renkler geliyor benimle. Evet işte gözleri. Hızla çıkıyorum.

 

  Dalgaların delicesine dövdüğü bir kayalıkta buluyorum kendimi. Kadın hemen önümde duran büyük bir kayanın üzerinde yatıyor. Kıpırtısız. Dudaklarında garip bir tebessüm. Delikanlı duruyor hemen yanıbaşında. Ellerini tutmuş kadının. Onları son kez birlikte görüyorum. Beraberce yükseliyorlar gökyüzüne. Ellerimde tuttuğum gökkuşağını sallıyorum arkalarından. İkisi de dönüp bana bakıyorlar. Dalgalar yutuyor gökkuşağını.

 

  Kıpırdanmaya çalışıyorum, olmuyor. Bedenim ağır. Usulca bırakıyorum kendimi oynaşan dalgaların arasına. Ben burada kalmalıyım. Düşler insanlarda.

 

 

Handan Gökçek

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !