Friendster images

Handan Gökçek - Sır Dökümü - Blogcu


Handan Gökçek - Sır Dökümü

2.12.2008 - Yeni adresim...

   www.handangokcek.com

dan yazılarımı takip edebilirsiniz...

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

1.11.2007 - KIRMIZI

 

 Teller dikenli ve geceler dikenli tellerle çevrili. İçimden çıkamıyorum. Parmak uçlarım kanıyor, duvara kırmızı bir kadın çiziyorum. Adam mavi tüllerle sarıyor kadını, gidiyor sonra. Odalar boş. Koridorlar karanlık. Kapı tokmakları kırmızı, parmak uçlarım sızlıyor. Sandal ağacının ucundan süzülen duman genzimi yakıyor. Gözlerim yanıyor, yutkunamıyorum. Adam mavi parmaklarını sandal ağacına sürüyor, duman usulca çöküyor yere. Ayaklarım yok. Rüzgâr ince bir çizgi gibi geçiyor içimden. Son mevsimin kızıl yaprakları yağıyor üzerime. Masmavi bir şimşekle yarılıyor gökyüzü-yüzüm.

 Tekerleklerin ıslak seslerini duyuyorum. Bir araba çığlık çığlığa duruyor yanı başımda. Caddenin tam ortasındayım. Nasıl geldim buraya? Nerdeyim ben? Koşarak geçiyorum karşı kaldırıma. Sinema dağılıyor. İnsan kusuyor kocaman bir kapı. Şemsiyeler açılıyor. Kırmızı pardösülü bir kadın, mavi montlu bir adamın koluna giriyor. Şemsiyeyi açıyor adam. Hızlı adımlarla yürüyorlar. Siyah beyaz bir filmin içinden onları izliyorum. Kadının adımları adama yetişmekte zorlanıyor. Adamın sol omzundan yağmur damlaları süzülüyor kocaman, damarlı ellerine. Bir apartmanın önünde duruyorlar. Hiç konuşmuyorlar. Sesleri yok… Sesim yok… Kadın anahtarını bulamıyor, pardösünün sol cebine bakmalı. Evet, işte orada… Adam gülümsüyor. İçeri giriyorlar. Kadın merdivenlere doğru yöneliyor, adam asansörün kapısını açıp elini ona uzatıyor. Kadın o kapalı kutuya binemez ki; nefes alamaz orada. Hangisinin peşinden gitmeliyim. Gözlerimi kapatıyorum. Yukarı…yukarı…daha yukarı, bu küçücük kapalı kutu durmuyor. Yukarı… yukarı… simsiyah gökyüzüne kadar… gözlerimi açıyorum. Adam yok. Korku…öfke… Ne zaman gitti? Bütün düğmelere basıyorum. Dur…dur artık. Yere çöküyorum ellerim ıslak saçlarımın arasında, bir ileri-bir geri. Kapı açılıyor. Minik bir kız çocuğu gülümseyerek elini uzatıyor, kurdelelerim kırmızı, babam örmüştü saçlarımı. Kalkıyorum, bende ona gülümseyerek çıkıyorum oradan. Burası benim evim. Kapı ardına kadar açık. Korkuyorum… hemde çok… içeri giriyorum. Sessizlik, karanlık. El yordamıyla salona geçiyorum. Gökyüzünü ikiye bölen şimşek odayı aydınlatıyor. Karşı duvarda kırmızı bir kadın, mavi tüllere sarılmış.

 

Handan Gökçek

Yorum (10) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

26.10.2007 - Titreyen Anılar

Summer Breeze Art Print by Alice Dalton Brown

 Titreyen ellerimde tutuyorum gençliğimin kanıtlarını. Benimle birlikte şu masanın çekmecesinde yıllardır aynı anılar yaşıyorlar. “Şu resme hapsolsaydım” diyorum. Lise son sınıfta okulun bahçesindeki en büyük çam ağacının altında çekilmişiz. Ayşe, Elif, Hasan, ben ve sen. Güller açmış gülüşlerimizde. Bakışlarımızda bir ilkbahar ışıltısı, sanki hep böyle kalacakmışız. Esen rüzgarlarla tutuşan gelincik tarlalarıydı gibi kanımız. Hayatın kötü sürprizlerinden henüz haberimiz yok.

 

 Oysa bu gün, zamanın haylaz rüzgarları dört bir yana savurmuş hepimizi. Ayşe liseden hemen sonra bir subayla evlendi ve bir daha görmedim. Elif ile yurt dışına çıkıncaya kadar uzun yıllar görüştük. Bir daha haber alamadım. Hasan’ı okulun en son günü gördüm. Kim bilir nerelerde, hala yaşıyor mu? Ah! Sen kara gözlü, yağız delikanlım! Dudaklarındaki güllerle, gözlerindeki baharlarla, karşı koyup zamana gittin. Çıplaklığından kederli ağaçlar gibi yaşlandım. Bahar hiç uğramadı senden sonra dallarıma. Kimsenin yüreğine sığmadı yüreğim, zaman tenimi yalayıp geçtikçe bıraktığı her iz sana gelen yol oldu.

 

 Kadın, resmi göğsüne bastırırken bir damla yaş asılı kaldı kirpiklerinde. Usulca fısıldadı:”Keşke hapsolsaydım o resme”. Bir gök gürültüsüyle koptu anılardan. Yağmur başlamıştı. Gözlerini dayayıp gökyüzüne yıllardır anılarıyla yaşattığı o ilk aşkının da kendisi için ağladığını düşündü.Gözleri çakmak çakmak yanıyor, bulutların arasından sesleniyordu:”Dön artık”. Garip bir huzur sardı yaşlı yüreğini.

 

 Oturduğu yerden kalkıp camı açtı. Kirpiklerinde asılı kalan damlaların elinden yağmur damlaları tuttu. Birlikte süzüldüler kadının titreyen dudaklarına. Gümüş renkli saçları düştü yüzüne, gözlerindeki güzel şehri sis kaplamıştı yıllar önce. Zamanın kavramı gözlerinde, ellerinde eriyip gitmişti sanki.

 

 Aşkı, anıları, özlemleri bir anda taşmış; önce bedenini, sonra odayı, gökyüzünü, dünyayı kaplamıştı adeta. Titreyen dizleri, eriyen kemikleri, yumuşacık kasları onu daha fazla ayakta taşıyamadı. Camı kapattı, bir şal aldı omuzlarına.

 

 Lise ve üniversite yıllarını birlikte geçirmişlerdi. Kadın öğretmen olarak tayinini beklerken, delikanlı askere gitmeye hazırlanıyordu. İlk kez ayrılıyorlardı. O gün hissetmişti içinde bir şeylerin koptuğunu. Kara gözlerine en son baktığında aralarında otobüs camının soğukluğu vardı. Şeffaf bir duvar gibi aralarında duran camın ardından dokunmuştu en son ellerine. Bir buz parçası ellerinden yüreğine düştü. Haykırdı:

 

- Seni bekleyeceğim. Seni seviyorum.

- Döneceğim gülüm. Bekle.

 

 Beklemişti özlemle. Her gün bir mektup bırakmıştı postaya. Beklemişti umutla. Beklemişti, ta ki delikanlı bir tabut içinde dönene kadar. Onunla birlikte bir yarısı da ölmüştü sanki.

 

 Hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Yarım kalan yanlarını hiç kimse onaramadı. Çocuk sevgisini öğrencilerinde giderdi.

 

 Cam kenarındaki koltuğuna zor oturabildi. Gözleri hala gökyüzünde, elleri resimle birlikte göğsünde kenetlenmişti. Bir çift el uzandı karanlık gökyüzünden. Tuttu o elleri, göğsündeki resim yere düştü. Yağmur dindi. Gökyüzü sakinleşti.

 

                                                                                                                      Handan Gökçek

 

Yorum (16) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

22.10.2007 - Film bitti ( Handan Gökçek )

Film bitti


  Saatlerdir bozmamıştı dudaklarının sessizliğini. Sanki ağzını açsa ince bir duman çıkacak ve yaşlı bir kadın siluetine dönüşecekti. Uzandığı yerden kalktı. Pencere kenarına geçti. Dışarısı karanlık ve soğuktu. Cama vuran bir-iki damla, yağmurun habercisiydi. Sokak lambasının ışığı karşı kaldırımdaki ince gövdeli ağaca vuruyor, rüzgârın şiddetiyle sallanması, sessiz bir film izliyormuş hissi uyandırıyordu. Sanki az sonra kumral saçları rüzgârla birlikte savrulan resimdeki o kadın gelecekti görüntüye. Beyaz ipekli elbisesi, yağmurun ıslaklığıyla üzerine yapışmış, vücut hatları iyice belirginleşmiş, sokak lambasının altında durup ona bakacaktı. Koşarak inecekti aşağıya, sımsıkı sarılacaktı. “The End” Film bitti… Derin bir boşluk… Ekran karanlık… Yine o eski, tek düze yalnızlık.

  Üzerine yağmurluğunu alıp dışarı çıktı. Pencereden gördüğü ağacın altına geçip yukarı baktı. Gökyüzünde kırmızıya çalan garip bir renk vardı. Şimdi kadın penceredeydi... Her zaman ev-iş arasında gidip geldiği geniş caddenin kaldırımındaki su birikintilerine basarak yürümeye başladı. Caddeyi kesen dar sokaklardan birine girdi. Sanki daha önceden bildiği bir yere gidiyormuş gibiydi. Ahşap evler, aradaki sokağa aldırmadan kucaklaşmak için birbirlerine doğru eğilmişlerdi. Yıllardır karşılıklı bakışarak çürüyüp gitmişler… Bazılarının cumbaları yıkılmış, sadece demirden elleri kalmıştı karşıya uzanan. İki kanatlı, büyük, tahta kapı dikkatini çekti. Üzerindeki oymalar çok ince bir işçiliğin eseriydi. Birkaç basamağı çıkıp kapının üzerindeki yontuları inceledi; karanfil desenlerinin ortasında uzun saçlı bir kadın  hüzünle bakıyordu sokağa doğru, kulağındaki büyük gümüş rengi halkaya dokundu, kapı aralandı. İçeriden gelen ney sesiyle adeta büyülendi. Kapı, geniş bir sofaya açılıyordu, tam karşıda tahta sedirde yaşlı bir adam oturuyor, önündeki rahlede duran kitaptan bilinmedik dilde dualar okuyordu. Aklından bir an önce bu garip yerden kaçmak geçti… Yapamadı. Olduğu yerde çakılıp kalmış, gözleriyle odayı geziyordu; duvarlar tahta raflarla kaplıydı. Raflarda kalın kitaplar, içinde renkli tozların ve otların olduğu cam kavanozlar, kadın ve erkek biçiminde küçük tahtadan ve taştan heykeller vardı. Odanın ortasındaki teneke sobadan gelen çıtırtılar… Bir köşede fokurdayan semaver… Yaşlı adamın büyülü mırıltısı… Gramofon iğnesinin çizdiği ney sesi… Dışarıda gittikçe hızlanan yağmurun sesine karışıyor eşsiz bir senfoniye dönüşüyordu. Sessizce oturup olan biteni bulunduğu yerden izleyen yalnızca kitaplar ve kavanozlardı. Orada öylece saatler geçti sanki. Yaşlı adam sustu, başını kaldırıp gelen yabancıya baktı.

- Hoş geldin.
- Kapı aralanınca ney sesi beni içeriye çekti, bırakıp çıkamadım, dedi yabancı.
- Buraya gelişin tesadüf değil. Ney sesi seni içeriye buyur ederken anlatacağın çok şey olduğunu ve  kimseyle paylaşamadığını fısıldadı bana.
- Nasıl? Anlamadım.
- Anlamaya çalışma. Sadece anlat. İçini görebiliyorum. Canını yakan ve yaşamın boyunca unutamadığın o sırrı, anlat bana. Adam uzun bir süre düşündü. Nasıl anlatabilirdi ki? Nerden başlayacaktı? Hem kimdi bu yaşlı adam, büyücü falan mıydı? İçinde sakladığı o sırrı nasıl görebilmişti? Aklındaki onlarca soruyla boğuşurken yaşlı adam düşüncelerini okumuş gibi gözleriyle sedirin yanındaki kaba minderleri işaret ederek: -Buraya oturabilirsin.


  Adam mindere yerleşti kısa bir sessizlikten sonra, derin derin nefes aldı.
- Yıllardır vicdan azabı çekiyorum. Bir insanın hayatına son vermek bir bakıma kendi hayatını da sonlandırıyor. O geceden sonra dünyaya sığamadım. Nereye gittiysem, ne yaptıysam onun hayali bırakmadı peşimi. Artık kurtulmak istiyorum. Beni bu vicdan azabından kurtaracak gücün var mı? Başıma gelenleri hiç yaşamamış olmayı istiyorum. Yılları geri sarmak, her şeyi unutmak istiyorum.
- Bir söz vardır der ki: “Geçmişi hatırlamayanlar, onu bir kez daha yaşamak zorunda kalırlar.” Her şeyi unutup geri dönmek gerçek çözüm olabilir mi senin için? Ya da yaşadığın her neyse onunla hayatına devam etmeyi öğrenmek mi doğru olan? Yaşlı adamın sözleri ürküttü yabancıyı. Onu iç dünyasına döndürdü. Nereden başlayacağını bilemiyordu. En iyisi her şeyin başladığı o apartman dairesine dönmekti.  - Yıllar önceydi, tayinim başka bir şehre çıkmış, apar topar bir apartman dairesine taşınmıştım. Benim için evi kiralayan arkadaşım ev sahibesinin çok yaşlı bir kadın olduğunu, üst katımda oturduğunu, geçimini bu kira ile sağladığını söylemişti. Evde kaldığım daha ilk gece, üst kattan gelen takırtılar ve inlemelerden uyuyamamıştım. Ertesi sabah erkenden kalkıp yukarı çıkmayı düşündüm ama yaşlı kadını rahatsız edebileceğim aklıma gelince vazgeçtim. O geceyi izleyen diğer geceler de üst kattan gelen garip sesler devam etti. Bir akşam ev kirasını da vermeyi bahane ederek yukarı çıktım. Çekinerek bastım zile. Tahta zemine vuran baston sesi gittikçe yakınlaştı, kapı aralandı. “Kim o?” diye sordu titreyen bir ses. Kiracısı olduğumu, para vermeye geldiğimi söylediğimde kapı iyice açıldı. Gözlerinde acı ve merak dolu bakışlarıyla o karşımdaydı. Saçları uzun, gür gümüşi renkte omuzlarına dökülüyordu. İnce geceliğinin altından belli olan sırtındaki kamburla omuzları iyice çökmüştü.Bir süre kapıda öylece kaldım.İçeriye girmemi söyledi ve arkasını dönüp yaşlı vücudunu bastonuna yükleyerek yürüdü, onu takip ettim. Dar koridordan geçerken duvarlardaki siyah beyaz fotoğraflara takıldım. Bir sahnede, püsküllü etekleriyle, ponponlu ayakkabıları, başındaki tüylü saç bandıyla, dans eden bir kadın vardı hepsinde. Koridordan geniş aydınlık salona geçtik. Yatağını cam kenarına taşıtmıştı. Ayak ucunda duran koltuğu bastonuyla işaret ederek oturmamı söyledi. Kendisi de yatağına uzandı. Nefes nefese kalmıştı. Onu yorduğum için özür diledim. Yüzündeki derin çizgiler gülümserken iyice derinleşip elmacık kemikleri belirginleşti. Onca yaşına rağmen yüzü hâlâ çok güzeldi. Yıllardır kapıcısının karısından başkasının gelmemesinden, yalnızlığının onu nasıl sarıp sarmaladığından söz etti. Benden önceki kiracılar parayı kapıcı ile yollarlar bir süre sonra da taşınıp gidermiş. Sırtındaki kamburun ağrısı geceleri iyice çoğalır, ne yana dönse uyuyamaz, en sonunda kalkar iyice yorulana kadar dolaşır; yorgunluktan ağrıyı hissetmemeye başlayınca uyurmuş ancak. Çok güzel konuşmasına rağmen garip bir aksanı vardı. Dediğine göre Rum asıllıymış. Adı Eleni’ymiş. Yatağının başucundaki sararmış fotoğrafa dikkatle baktığımı görünce konuyu değiştirdi. “O benim aynam, yıllardır ona bakarak tarıyorum saçlarımı, gözlerime sürme çekerken ona bakıyorum, dudaklarını boyuyorum bazen.” Söyledikleri beni öylesine etkilemişti ki. Yaşlı kadına karşı garip bir yakınlık duymaya başlamıştım. Masada bir çerçevenin içine sıkışan fettan gülümsemeli kadın beni de o çerçevenin içine çekmişti sanki. Gözlerimi ayıramıyordum fotoğraftan.

  Adam konuşmaya başladığından beri gözleri duvarda bir yere odaklanmış, anlattıklarını oradan izliyor gibiydi. Loşluğun içeriyi yıllanmış bir toz bulutu gibi örttüğü, mobilyalardan gelen incecik küf ve nem kokusunun tütsü kokusuna karıştığı bu sıcak ve huzur dolu odada iyice gevşemiş, korkusuzca bütün içini döküyordu. Yaşlı adamsa gözlerini kapatmış, sessizce dinliyordu yabancıyı.

- O geceden sonra her akşam çıkmaya başladım yukarı. Masadaki fotoğrafa bakmak, Eleni’nin anlattıklarını dinlemek mutluluk veriyordu bana. Eleni de mutluydu. Bana da evinin yedek anahtarını vermişti. Geliş saatlerimi iple çektiğini söylüyor; kapıcının karısına kurabiyeler, kekler yaptırıyordu gündüzleri. Rüyalarımda onu görüyordum, kurduğum hayallerde hep o, fotoğraftaki kadın vardı. Eleni’ye onu anlatmasını istiyordum her akşam. O da berrak bir suyun arkasından bakar gibi başlıyordu anlatmaya. Bir süre sonra karşımdaki o yaşlı kadın gidiyor, sesi billurlaşıyordu. Anlatırken başını sola, kalbine doğru eğmesi hüzün veriyordu bana. Eskiden çok ünlü bir kantocuymuş Eleni. O sahneye çıktığında ıslıklar, naralar sağır edermiş kulakları. Onu izlerken kadınların gözlerinde kıskançlık, yıldızlar gibi ışıldar; sahnedeki Eleni’ yi seyretmektense kocalarının gözlerini seyretmeyi tercih ederler, arada bir de dürterlermiş yanlarındaki adamı. Çok gülermiş Eleni bunlara. Öyle, kıskanç bir kadın gördüğünde daha çok zıplar, kalçalarını sallaya sallaya geçermiş kadının önünden. Bir de Niko’su varmış, arkasında tambur çalan. Onu anlatmaya başladığında gözleri doluyor, sesi tekrar titremeye başlıyordu. Eleni şarkısını bitirir bitirmez çiçek, buket, küçük zarflara konulan kokulu mektuplar yağarmış sahneye. Niko da çok kıskanırmış Eleni’ yi. Kaç kez bu yüzden ayrılmışlar. Eleni sanatının zirvesindeyken ölmüş Niko. Eleni’nin bir hayranı gazino çıkışı bıçaklamış onu. Ondan sonra da kimse girmemiş hayatına. Saltanatlı günler çabuk bitmiş. Uzun süre terzilik yapmış. Sahne kostümleri dikmiş yıllarca, sırtındaki kambur da o yüzden olmuş. Yüksek tansiyon ve şeker hastalığına da o dönemlerde yakalanmış. Aylardır akşamlarım Eleni’yle geçiyordu. Yaşlılığından duyduğu acı hüzün beni çok üzüyordu. Beğenilmeye alışkın bir kadın, orta yaşı geçtiğinde hele bir de yalnızsa, ilgiye olan gereksinimi her geçen gün artar, öyle ki sürekli büyüyüp şiddetli ve kuru bir susuzluğa dönüşür. Eleni de öyleydi. Nasıl olur da o kadar güzel bir kadını yıllar böyle çökertir? Bedeni seksen yaşında ama ruhu yirmilerinde takılıp kalmış bu kadın, bazı geceler gözyaşları içinde yalvarıyordu bana. “Ölümü dört duvar içinde yaşamak sırtımdaki kamburdan daha çok acı veriyor bana. Yaşamak bu kamburdan daha ağır bir yük oldu artık. Yıllar var ki aynalara bakamıyorum. Kendimi hep sahnedeki halimle düşünebiliyorum. Ne olur yardım et bana. Sıyır at şu yaşlı bedeni ruhumdan. Ben çok denedim ama yapamadım.” Ölmeyi o kadar çok istiyordu ki. Ölememenin acısıyla yaşamaya çalışıyor, gömüldüğü yalnızlığından ve ağrılarından bu sayede kurtulabileceğine inanıyordu. Bazı geceler dakikalarca “Yardım et bana!” diye inliyordu. “Beni Niko’ma kavuştur ne olur!”

  Semaver, anlatılanlardan etkilenmiş gibi fokurdamayı kesmiş, gramofon suskun, sobadaki kül sessizdi, yağmur yavaşlayıp yaramaz bir çocuğun uslu gözyaşları gibi sessizce akmaya başlamış, etrafı şölensi bir hüzün kaplamıştı. Yaşlı adam oturduğu yerden kalkıp sobaya birkaç odun attı. Raflardan birine uzanıp bir kavanoz aldı, iki çay bardağına sıcak su koyup kavanozdaki kırmızı tozdan birer kaşık attı. Bir bardak yabancının önüne koydu ve tekrar oturdu yerine.

- Nedir bu?
- Güzel bir çay. Seni dinliyorum, hadi devam et anlatmaya.
- Sanki zamanın akışı değişmişti. Gündüz işyerinde, dosyaların ve yazıların arasında geçmeyen zaman, akşam Eleni’ yle koşup gidiyordu. İçimde fırtınalar kopuyor, nedensiz heyecanlara kapılıyordum. Masanın üzerindeki fotoğrafı düşünerek, hayaller kurarak geçiyordu günler. Dünyadaki onca insanın içinde onun orada olduğunu bilmek dahi heyecan veriyordu bana. O fotoğrafa âşık olmuştum ama fotoğraftaki kadının acılar içinde kıvranan seksen yaşındaki haliyle birlikteydim her akşam. Bazen Eleni’nin söyledikleri aklıma takılıyordu. Ölüm onun için kavuşacağı sevgili demekti. Onu mutlu etmek istiyorsam… Sık sık düşünüyordum bunu. Bir insanın hayatına son vermek nasıl bir şeydi? Bir insana acı çektirmeden hayatına son vermenin yolu var mıydı? Aklımdaki bu düşüncelerden kurtulamıyordum. Eleni’yi mutlu etmeli, kendimi de bu umutsuz tutkudan kurtarmalıydım. Onu sonsuz uykusuna uğurlayacak ve Niko’suna kavuşturacak küçücük beyaz bir yol bulmuştum. Bir gece yine uykumdan Eleni’nin inlemeleriyle uyandım. Komodinin çekmecesinden onun için aldığım o uzun yolculuğa çıkmasına yardım edecek hapı ve yedek anahtarı aldım. Bir şey kontrolümü ele geçirmişti sanki. Hiç düşünmeden üst kata çıkıp kapıyı açtım. Acı büsbütün avucuna almıştı onu; vücudunun her çırpınışında biraz daha sıkıyordu parmaklarını. Yatağından doğrulmaya çalıştıkça yıkılıyordu. Onun çektiği acıyı ben de hissediyor, sırtımda dayanılmaz bir ağırlık ve ağrı duyumsuyordum. Mutfaktan bir bardak su aldım, hapını getirdiğimi, ağrılarının dineceğini söyledim. Gözlerimin içine bakıp gülümsedi… Aceleyle evinden çıkarken masanın üzerindeki resmi almayı unutmadım. Ertesi gün başka bir ev aradım ve taşındım oradan. O da yetmedi, tayinimi başka bir ile istedim. Çok geçmeden o şehirden de ayrıldım. Resim hep yanımdaydı. Her yerde onu arıyordum. Hayatıma hiç kimse giremiyordu. Eleni’nin ölmesi beni o hastalıklı tutkudan kurtaramamışı. Onu ne zaman düşünsem o son gülümsemesi geliyordu aklıma. İçimde devrilen koca gövdeli ağaçların altında kalıyordum. Ben, her şeyi unutmak istiyorum, bunu yapacak gücünüz var mı? Her şeyi unutup resimdeki kadını bulmak, onunla ölmek istiyorum.

  Yaşlı adam, uzun bir süre sessiz kaldı. Bardağındaki son yudumu da içtikten sonra usulca fısıldadı:

- Vicdan azabından kurtulmak istiyorsun. Bunun içinde Eleni’yi unutmak gerektiğine inanıyorsun. Buradan çıkıp gittiğinde o kadını bulacaksın belki de; çünkü buna inanıyorsun. Ama istediğin bu olmamalıydı. Eleni’yi unutmak mı istiyorsun gerçekten?
- Evet. Onu hiç tanımamış olmayı istiyorum. Ve resimdeki kadın gibi bir kadın…
- Peki. Sen eve dönene kadar resimdeki kadının yüzü silinecek, o silikleştikçe sen unutmaya başlayacaksın. Ama konuşmamızın başında söylediğim gibi “geçmişini hatırlamayanlar onu bir kez daha yaşamak zorunda kalabilirler.”
- Hayır! Hayır!

  Adam hızla oturduğu yerden kalktı. Neler yapıyordu böyle. Ne saçma bir inanca kapılmıştı. Bu yaşlı ve zavallı adam ona nasıl yardım edebilirdi ki? Büyük tahta kapıyı açarken yaşlı adamın son sözleri çalındı kulağına.

- Arkana bakarak yaşarsan olmadık yerlere çarpabilirsin. Her zaman önüne bak ama ardındakileri de unutma. Sen düşlerine inanıyorsun. Eleni’yi bir daha düşün.

  Dışarıda yağmur dinmiş yerini keskin bir soğuğa bırakmıştı. Adam dişlerini sıkarak koşuyor bir yandan da o yaşlı büyücünün son sözleri çınlıyordu kulağında. Yanlış bir şey istemişti. Eleni’ yi hiç tanımamış olmayı istemiyordu. O çok özel bir kadındı. Yaşlı adam belki de doğru söylüyordu. Belki de doğaüstü güçleri vardı. Geri dönüp Eleni’ yi hiç öldürmemiş olmayı istemeliydi. Eleni yaşamının son anına kadar yaşamalıydı. Durdu. Geri döndü hızla koşmaya başladı. Sokaklara baktı. Koştu… Koştu… Öyle bir sokak var mıydı?.. Öyle bir ev… Öyle bir adam… “Sen düşlerine inanıyorsun.” Eleni’ye verdiği hap… Sıradan bir ağrıkesici mi?.. Ya da yoktu öyle bir şey. Onu ağrılar içinde bırakıp kaçmış sonra düşlerinde onu… Yoksa…

   
 

Handan Gökçek

Yorum (25) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

16.10.2007 - SANATÇININ KADINLARI 1

SANATÇININ KADINLARI 1
(Salvador Dali – Gala)

 

 


ŞİİR

Yavrum bu senin gülüşünün ardında
Bütün sevda kelimeleri çırılçıplak
Memelerini tutup çıkarıyorlar boynunu
Sonra kalçalarını gözbebeklerini
Sonra ne varsa okşayış adına
Bütün bunları bulup çıkarıyorlar
Seni öptüğüm zaman gözlerinden
Yalnız sen göresin diye
Bu sevda kelimeleri

Paul Eduard



Deli dolu çılgın Rus kızı Helena Diakonova’ya eşi sürrealist şair Paul Eduard tarafından yazılmış bir şiirdir bu. Hangi kadın uğruna böyle şiirler yazan bir sevgiliye hayır diyebilir. Ya da ilişki ilerleyip evliliğe dönüştüğünde şiirler aşkın sürekliliğinde ne kadar etkili olabilir? Arzu dolu mektuplarla şiirlerle başlayan bir aşkı bitiren şey ne olabilir?

“Güzelim, taparcasına sevdiğim, özlüyorum seni ölesiye. Her şey bomboş, elbiselerin var yalnız sarılabileceğim. Bedenini, gözlerini, ağzını, bütün varlığını özlüyorum senin. Biriciksin sen, çok eskilerden beri seviyorum seni. Çektiğim tüm sıkıntıların hiçbir önemi yok. Aşkım, aşkımız onları yakıyor. Geri geldiğinde seni öyle bir süsleyeceğim ki. pijamalarının ölçüsünü ver bana (!!!). Edinilebilecek her şeyi, var olan en güzel şeyleri istiyorum senin için. Olabildiğince kısa sürsün yokluğun. Çabuk dön. Sensiz bir hiçim ben. Bütün öbür arzuları düşümde yaşama geçiriyorum. Sana karşı duyduğum isteği gerçekliğin içinde yaşama geçiriyorum.(..) Çok güzel iki Pueblo bebeğim var. Dünyanın en güzel şeyleri bunlar. Senin odana koyacağım, orada sana verebileceğim bütün armağanları bulacaksın.”


Helena Deluvina Diakinoff, bütün çekiciliğini ve zekâsını kullanarak çok sevdiği sürrealist şair olan Paul Eduard ile çok geçmeden evlenmeyi başarır. O dönemlerde çok hasta olan Poul Helena’ın hayatına girmesiyle kendini toplar ve hayatı değişir. “Hayatımın Galası” der ona. Şiirlerinin ilham perisi olmuştur Gala. Bundan sonra Helena yaşamını Gala adıyla sürdürür. Bir de çocukları olmasına rağmen Gala evlilik hayatından sıkılmıştır. Poul’un aşkı eskisi kadar zevk vermez ona. Heyecanını yitirmiş, tam coşkusunu kaybetmek üzereyken 1926 yılının yazında ailece Cadaquezde Akdenizin Catalan kıyısında Hotel Miramar’a giderler. Bu tatil bütün hayatlarını değiştirecektir. Gala otelin terasında güneşlenirken izlendiğini fark eder. Önce çok önemsemez ama hoşuna gider. Onu izleyen yine sürrealist ressamlardan biri olan ve kadınlar hakkında “sadece erotik fantezilerim için gerekliydiler” diyen Salvador Dali’dir. Karşıdan işaretleşerek ertesi gün saat on bir de plaj da buluşmak üzere randevulaşırlar. Dali, bu buluşmaya tamamen sembolik bir şekilde gitmeye karar verir. Buluşma saati gelmeden çok önce hazırlanmaya başlar. Elbiselerini göğüs uçlarını, kıllarını, göbek deliğini ve esmerleşen tenini gösterecek biçimde keser. Boynuna inci bir kolye, kulağına kırmızı bir sardunya takar. Traş olurken yaralanmasından esinlenerek kendi kanına balık kuyruğu, keçi, gübresi ve yağ karıştırıp sürünür. Tam çıkmak üzereyken pencereden Gala’nın plaja indiğini görür. Onun çıplak ve bronzlaşmış sırtı bu çılgın ve ölümcül ritüele son vermesine neden olur. Üzerindekileri değiştirerek plaja iner. O buluşmadan sonra birbirlerinden çok hoşlanan bu ikili sık sık buluşmaya başlar. Gala’nın çocuksu ama bir o kadar da kadın olan tavırları, özgüveni, zekâsı büyük ressamı adeta büyüler. Birkaç ay sonra kendini taparcasına seven kocasını ve çocuğunu terk ederek Dali ile birlikte yaşamaya başlar. Daha sonra da İspanya da dini seremoniyle evlenirler. Bu garip ama tutkulu adama deli gibi âşık olur Gala.


dali2.jpg (16735 bytes)


Dali Gala’nın profilinden “Gran Mastrubadorda” adlı tabloyu yapar. Kadınlar hakkındaki düşüncelerini kendinden on bir yaş büyük olan bu kadın değiştirmiştir. Gala; Dali için bir âşık, arkadaş, esin perisi ve modeli olur. İlerleyen yıllarda karısı, en büyük danışmanı ve servetinin yöneticisi de olacaktır. İlk önce İspanya iç savaşından daha sonra Dünya Savaşından kaçmak için bütün dünyayı dolaşırlar. Evlerine döndüklerinde Dali çalışmalarını artık asistanları ile birlikte yürütmeye başlamıştır. Daha fazla çalışma mekânı yaratmak için evini büyütür. Artık kocaman bir stüdyoda yaşıyorlardır. Gala özel hayatlarını geçirdikleri yerin bir işyeri haline dönüşmesine çok sinirlenmiştir ve eskisi kadar Dali ile zaman geçiremiyordur.

Yaşı iyice ilerleyen Gala artık çabuk yoruluyor eskisi kadar heyecanlı ve coşku dolu olamıyordu. İster istemez Dali ile aralarına bir mesafe girdi. Dali oval oda dediği yeri tamamen Gala için yeniden düzenletti. Oryantal bir tarzla döşenmiş bu odada geçirmeye başlar günlerini o çocuk-kadın. Kocası ise Gala’ dan kalan boşluğu doldurmak için “hippie” lerin doldurduğu bir bahçe tasarlar kendine.
La Butaca de mi casa - zelu lloyd
Bütün bu olanlardan üç yıl kadar sonra Gala hayatını kaybeder, ve hayatının sonuna kadar kendinden on bir yaş büyük bir erkeğin aşkını ellerinde tutar. Dali onu hiç bırakmaz ve hayatının sonuna kadar sevmeye devam eder. Gala’nın mezarının olduğu başka bir yere taşır evini. Onun ölümünden sonra neredeyse resim yapmayı bile bırakır.

Erkekler ne kadar zeki ve yaratıcı olursa olsun, kadınlar bir yolunu bulup onların üzerinde son derece etkili olabiliyor. Yalnızca güzel olmanın ilahiliği öğretilmedi onlara. Güzelliği ruhla, zekâyla, aşkla ve tutkuyla da birleştirdiler. Ve aşk için her şeyi terk edecek kadar cesurdular.

Acaba mitolojik bir öyküye göre Gala diğer yarısını mı bulmuştu Dali de.

“Eskiden iki değil, üç cinsiyet vardı; erkek, kadın ve ikisinin birleşimi. Bu üç cinsiyetin de iki yüzü, dört kolu, dört bacağı ve iki cinsel organı vardı. Yani cinsiyetlerin birinde iki kadın, diğerinde iki erkek ve öbüründe de bir kadın-bir erkek bir aradaydı. İnsanın bu üç cinsiyetten oluşan ataları o kadar güçlü ve baskındılar ki, tanrılar için tehlike oluşturmaya başladılar. Zeus duruma müdahale etti. Onları ortadan ayırdı. Vücutları bu şekilde ikiye ayrıldıktan sonra, her iki yarı birbirini hep özledi. Her birimiz, bir insanın diğer yarısıyız ve herkes kendine uygun öteki yarıyı arıyor. Kendi yarısına rastlayan âşık, arkadaşlık, güven ve aşkın yarattığı o harika duygularla doluyor."



 

Handan GÖKÇEK

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Kategoriler

Kategori yok Friendster images